3.Popüler Tarih Dergisi Ekim 2006 sayısı Fransa-Türkiye tarihsel ilişkiler dosyası

Popüler Tarih Dergisi, Ekim 2006 sayısında Türkler ve Fransızlar arasındaki ilişkileri “Asırlar süren askeri, ticari ve kültürel boyutlarıyla olumlu bir ortak geçmişin peşinde” isimli bir dosyada inceledi. Derginin, Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü ile birlikte hazırladığı ve çoğunluğu Fransız tarihçilerinin makalelerine dayanan bu dosya ile amacı, “haksız” bir şekilde “benzemez” olduklarına inanılan iki kültür arasındaki köklü ve devamlı “bütünlüğü” göstermekten ibarettir...
Dosya editörü: Mine Haksal

İlk ilişkiler
- Efsaneler dünyasından bir akrabalık/Pierre Chuvin
- Soylu misafir Cem Sultan/Nicolas Vatin
- XVII. yüzyıl İzmir’i/Didier Laroche

Aydınlanma dönemi
- Yirmisekiz Mehmet Efendi/Gilles Veinstein
- Bonneval Kontu Ahmet Paşa/Frederic Hitzel

Tanzimat ve sonrası
- Paris modası ve ilk kıyafet devrimi/Anastasia Falierou
- Fransız seyyahlar Karagöz’ü keşfediyor/Sophie Basch
- Sadrazam İbrahim Edhem Paşa/Edhem Eldem

Kurtuluş Savaşı öncesi ve sonrası
- Çanakkale Savaşları/Alexandre Toumarkine
- Eski ve Yeni Türkiye’nin dostu Farrere/Pınar Dost
- Seksen beşinci yılında Ankara Anlaşması/Pınar Dost

Önsöz:
Prof. Dr. Pierre Chuvin, Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü (IFEA) Müdürü/İstanbul

Türklerin ve Fransızların, ortak olumlu geçmişlerini birlikte anmak istediklerinde I. François ile Kanuni Sultan Süleyman arasındaki ittifaktan söz etmeleri adettendir. Bu geçmişin şerefine, epey kadeh kaldırılmıştır.

Bu ittifak iki yönlüdür: Ortak düşman Habsburg İmparatorluğuna karşı askeri (Osmanlı donanmasının kışı Toulouse’da geçirmesi), Osmanlılar tarafından Fransız tüccarlara verilen imtiyazlar (veya “kapitülasyonlar” yani özel hükümler) bağlamında da ticaridir.

Aslında bunlar Fransız-Osmanlı ilişkilerinin iki temel boyutunu oluşturur. Bunlara eklenmesi gereken üçüncü bir boyut ise, kuşkusuz daha sonraki bir dönemde, 18. yüzyıldan itibaren ortaya çıkacak olan kültürel ve dilsel boyuttur.

Bu boyut, sadece Fransızların Osmanlıcayı öğrenmesi ya da Bonneval gibi Fransızların Sultan’ın hizmetine girmesi ile değil (F. Hitzel), aynı zamanda Babıali’nin ileride yüksek kademelere gelecek memurlarının, Batı’yı üstün kılan teknikleri öğrenmek üzere Fransa’ya gönderilmesi ile de (G. Veinstein, E. Eldem) devreye girer.

Böylece Osmanlılar dilimizi, ilkelerimizi, kültürümüzü, şüphesiz nev’i şahsına münhasır bir sentez oluşturarak öğrenmişlerdir. Batılıların kalabalık bir şekilde İstanbul’a geldiği Kırım Savaşı, bu sentezin güçlü olduğu bir dönemi oluşturur (A. Falierou).

Elbette, maddi çıkarların ve ideolojik kaygıların yönlendirdiği, zaman zaman ikiyüzlülüğün, hatta düşmanlığın damgasını vurduğu ilişkilere övgüler yağdırmaktan kaçınacağız:

17. yüzyılda “Frenk İzmir’de” ticaretin hızla gelişmesi (D. Laroche), kapitülasyonların (yalnızca Fransızlara ait olanların değil), Osmanlı ekonomisi için nasıl yıkıcı olduklarını bize unutturmuyor. (...)

Cem Sultan’ın Nice, Savoie ve Fransa’daki ikametinin izlediği seyir; konuk ve tutsak muamelesi görmesi, bir başka çifte karşıtlığı da gayet iyi yansıtır (N. Vatin).

Kimi zaman da çarpışmalardan -Çanakkale’de olduğu gibi (A. Toumarkine)- Atatürk’ün asilce ifade ettiği, karşılıklı saygı üzerine kurulu bir çeşit silah kardeşliği doğmuştur.

Ancak, Popüler Tarih dergisinin bize birlikte oluşturmayı cömertçe teklif ettiği dosya, nihai bir hesap bakiyesi ile “aktif” ve “pasif” olmak üzere, iki sütunlu bir bilanço çıkarmak niyetinde değildir. Zira söz konusu olan, devinim halinde bir tarihtir ve yukarıda bahsedilen tüm alanlarda, Fransız-Türk ilişkilerinin canlılığını koruması, hesapların kapatılmasını engellemiştir.

Biz sadece bir tercihte bulunabilirdik ve bulunduk; aslında bu tercihi özellikle çağdaş dönem söz konusu olduğunda genişletmek daha kolay olacaktır: Bir Nerval ve bir Gautier’nin yanında (S. Basch), elbette Lamartine’in de yeri vardır; Claude Farrere’in (P. Dost) yanında da Pierre Loti’nin... (...) Bu isimleri nasıl unutabiliriz?

Hele ki amacımız, haksız bir şekilde benzemez olduklarına inanılan iki kültür arasındaki köklü ve devamlı bütünlüğü göstermekse...

Günümüz Macaristan’ının ovalarında, Franküs (Francus) ve Türküs (Turcus) arasında kurulan efsanevi akrabalıktan (P. Chuvin), Fransa’nın Anadolu’da Mustafa Kemal tarafından başlatılan bağımsızlık hareketini tanıyan ilk Batılı devlet olmasına kadar (P. Dost)... Türkiye, Fransız kültürünü, bugün “küreselleşme” olarak adlandırılan şeye doğru ilerlemede kullandığı yollardan biri olarak seçmiştir ve bu bakımdan Osmanlı İmparatorluğu’nun mirasçısıdır. Örneğin Galatasaray Lisesi’nin (ve Üniversitesi’nin) saygınlığı bunun kanıtıdır.

Tüm müslüman ülkeler içinde Türkiye en belirgin Batılı yönelime sahip olan ve bunu en az sorgulamış ülkedir. Bunun nedeni belki de bu yönelimin kendisine bir sömürgecilik yoluyla dayatılmadan, özgür irade sonucunda ortaya çıkmış olmasındandır.

Eğer bugün Türkiye kendi mirasına bağlılık ile Batılı modernliği bağdaştırma çabasında belki de en başarılı Müslüman ülkeyse, bunu büyük ölçüde Fransız kültüründen almayı bildiklerine borçludur ve biz Fransızlar bundan gurur duymalıyız.

Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü (IFEA) Türkiye ve daha genel olarak Türk ve Osmanlı dünyası üzerine çalışan bir beşeri ve sosyal bilimler araştırma enstitüsüdür. 1930’da Albert Gabriel tarafından “İstanbul Arkeoloji Enstitüsü” adı altında kurulmuş ve daha sonra araştırma alanını oldukça genişletmiştir. Güncel adının belirttiği gibi, çağdaş Türkiye kadar eski Anadolu uygarlıklarını da incelemektedir.

publié le 26/09/2016

haut de la page